“Temsilde adalet” ve “yönetimde istikrar” olarak adlandırdığımız iki ilke, Anayasa m. 67/6’da düzenlenen “Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir.” ibaresiyle birlikte pozitif hukuk kuralı olarak hukuk literatürümüzde yer almaktadır.
Hem birer pozitif hukuk kuralı, hem de birer anayasa felsefesi olarak literatürümüzde yer almaları dolayısıyla bu ilkelerin hem teorik (nazari) açıdan hem de pratik (uygulanma) açıdan incelenmesi zaruri gözükmektedir. Dolayısıyla önceliğimizi bu kavramların hukuki lafzını incelemek üzere yoğunlaştırmamız, ilkelerin sağlıklı bir biçimde anlaşılması ve buna uygun olarak düzenlenmesi bakımından gereklilik taşımaktadır.
–
Temsilde Adalet İlkesi
“Temsilde adalet” veya “demokratik temsil”, siyasi parti veya bağımsız adayların aldıkları oylar oranında parlamentoda temsili suretiyle seçmen iradesinin mümkün olduğu ölçüde parlamentoya yansıması anlamına gelmektedir. Temsilde adalet metaforunun temel amacı, halkın içindeki farklı görüşlerin yasama organına “sağlıklı” bir biçimde yansımasını sağlamaktadır. Burada kullanılan “sağlıklı” tabiri, seçimler sonucunda aşkın temsil veya eksik temsil gibi ihtimallerin önüne geçmek için kullanılmaktadır. Bu ölçüde seçimlerin oldukça saf ve değiştirilmemiş iradelerle yasama organına yansıtılması açısından “temsilde adalet” ilkesinin demokratik hayatın devamlılığı sürecinde etkisi yadsınamayacak derecede büyüktür. Fakat “temsilde adalet” ilkesinin üzerine yoğunlaşıldığında “yönetimde istikrar” ilkesi zarar görmektedir. Bu zararın boyutunu öğrenmemiz için öncelikle “yönetimde istikrar” metaforuyla anayasamızda yer alan normun bizlere ne anlatmak istediğini anlamamız gerekecektir.
–
Yönetimde İstikrar İlkesi
“Yönetimde istikrar” kavramı; dar anlamıyla hükümet istikrarı, geniş anlamıyla da siyasi istikrar anlamlarında kullanılmaktadır. Yönetimde istikrar ilkesiyle sağlanmaya çalışılan maksat, istikrarlı hükümetlerin kurulmasını kolaylaştırmaktır. İstikrar lafzı kendisini pek çok sahada göstermektedir. Bilhassa ekonomi olmak üzere eğitimden kültüre, hürriyetten seçim sistemine uzanan pek çok alanda “istikrar” lafzı vuku bulmaktadır. Kanun koyucunun istikrar ilkesiyle arzuladığı maksat, stabilizasyon olarak adlandırabileceğimiz “süreklilik ve düzenlilik içinde sürüp gitme durumunu” sağlamaktır. Bu nedenle istikrarsızlık kavramının “koalisyon hükümetleri” ile eş anlamda kullanıldığı olmuştur.
Seçim sisteminin ilk temel işlevi, yapılan seçimler sonucunda mecliste bir çoğunluğun oluşmasının sağlanması ve bunun sonucunda hükümetin belirlenmesine imkan verilmesidir. Bu bakımdan seçim sisteminin ilk işlevini “yönetimde istikrar” unsuruyla bağdaştırabiliriz. Seçim sisteminin bir diğer işlevi ise toplum içindeki farklı görüşlerin meclise sağlıklı bir biçimde yansımasını sağlamaktır. Çoğulcu katılımı ve azınlıkların yönetime katılmasını teşvik eden bu ilkeyi ise “temsilde adalet” veya “demokratik temsil” unsuruyla bağdaştırabiliriz. Peki pozitif hukukumuzda da vuku bulan bu ilkelerin birbirleriyle uyuşması mümkün müdür? Her ne kadar kanun koyucu bu ilkelerin “bağdaştırılmasını” ön gördüyse de, bu hukuki sentez ne derece olasıdır?
–
Çatışan İlkelerin Diyalektiği mi?
Doktrinde tartışılan görüşlere çeşitli yaklaşımlarda bulunulmuştur. Bu temayüllerden birisi Kemal Gözler’in “çatışma prensibi” üzerine kurulu mantıksal çıkarımıdır. Kemal Gözler’in de belirttiği üzere birbiriyle çatışan iki olumlu değerin uzlaşması mantıki açıdan mümkün olmamaktadır. Keza bahsedilen olgu Hegel’in “tez-anti tez diyalektiği” üzerine örneklenebilecek bir yapıda değildir. Yani yönetimde istikrar ilkesi, temsilde adalet ilkesinin bir “anti-tez” nazariyesi değildir. Aralarında Hegelyan bir sentez (diyalektik) doğması da bu açıdan mümkün değildir. Aksine, bu ilkeler var oldukları müddetçe birbirlerine paralel olarak zarar vermeye devam edeceklerdir. Zira pratik örnek açısından da incelemek üzere, ülkemizde uygulaması bulunan %10’luk seçim barajı, temsilde adalet ilkesinin birebir zıttıdır. Yani bir ülkede seçim barajı bulunması, azınlıkların temsil olunması önündeki yegane engel olması bakımından “demokratik temsil” unsuruna aykırıdır. Bu uygulamanın “yönetimde istikrar” modelini sağlamak için pozitif hukukumuzda yer aldığı da bir gerçektir. Aynı şekilde temsilde adalet ilkesinin ne ölçüde uygulanırsa, yönetimde istikrar ilkesine o denli zarar vereceği gerçektir. Tüm bunlar bu iki ilkenin çatışık, zıt ve birbirlerine engel nitelikteki iki ilke olarak “sui generis (kendine özgü)” bir temelde var olduğunun göstergesidir. Bu gösterge bizlere açıkça -bir olumlu bir olumsuz iki ilkeden farklı olarak- iki olumlu ilkenin ilelebet çatışacak şekilde oluştuğunu belirtiyor. Yani açıkça görmekteyiz ki bu husus bir “paradoks” oluşturmaktadır.
Peki bu paradoks nasıl çözümlenebilir? Bunun yanıtını hükümet sistemleri üzerinden incelememiz daha rasyonel olacaktır.
–
Hükümet Sistemleri Işığında Temsilde Adalet-Yönetimde İstikrar Paradoksu
Hükümet sistemlerinin temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerinin neden olduğu paradoks üzerindeki payı oldukça büyüktür. Kanımızca parlamenter sistemlerde bu paradoksa rastlanma olasılığı daha yüksektir. Keza Parlamenter hükümet sistemlerinde yönetimde istikrar ilkesinin denetiminden sorumlu olmasını düşünebileceğimiz yürütme organı, yasama organının içinden çıkmaktadır. Fakat yasama organı tözsel (kendiliğinden) olarak “temsilde adalet” ilkesini denetlemek ve gerçekleştirmek durumundadır. Yani yönetimde istikrar ilkesini denetlemek durumunda olan yürütme, yasamanın bizatihi içinden çıkması nedeniyle ilkeler arasındaki uyuşmazlık daha ilk başta keskinleşmiştir. Zira bir seçimle hem yasama organının hem de yasamadan çıkan ve yine ona karşı sorumlu olan yürütme organının belirlenmesini ön gören parlamenter sistem, bu sorunsalın ana kaynağı olarak karşımızda bulunmaktadır. Bu durumda birbirlerine yapışık bir şekilde gerçekleşen iki unsurun temsilde adaleti ve yönetimde istikrarı aynı anda sağlaması mantıklı değildir. Parlamenter sistem ile çalışan ülkelerde, yasama organı hem temsilde adaleti hem de yönetimde istikrarı sağlamaya çalışmaktadır. Fakat yasamanın bizatihi temsilde adaleti sağlamaya çalıştığı bir sistemde böyle bir problemin mümkün olmayacağının kanaatindeyim. Zira böyle bir durumda yürütme organı da salt yönetimde istikrar unsuruna yoğunlaşacaktır.
Başkanlık sistemlerinde keskin bir şekilde birbirinden ayrı varoluş felsefesine sahip olan yasama ve yürütme, ilkesel anlamda da farklı varoluş zeminlerini taşımaktadır. Başkanlık sistemlerinde yasama organı, “temsilde adalet” ilkesini yürütme organını düşünmeden gerçekleştirmek zorundadır. Bu durumda kaygı duyması gereken bir “yönetimde istikrar” ilkesi bulunmayan yasama, demokratik temsili sağlama hususunda diğer sistemlere göre daha rasyonel bir verimlilik kazanacaktır. Aynı şekilde salt yönetimde istikrar unsurundan sorumlu hale gelen yürütme organı da bu ölçüde aynı verimliliği sağlayacaktır.
Bilhassa başkanlık sistemlerinde bu paradoksun önemini kaybettiğini görüyoruz. Keza böyle bir paradoksun yaşanmasına sebebiyet veren nedenler, başkanlık sisteminde ortadan kalkmaktadır. Bu nedenle yönetimde istikrar ve temsilde adalet unsurlarını bağdaştırmamızı gerektirecek bir problem de meydana gelmeyecektir. Çünkü bu unsurların ayrı bir şekilde gerçekleşmelerini sağlayacak organlar da sert bir biçimde kendiliğinden ayrılmış olacaklardır.
–
Sonuç
Bu durumda Anayasa m. 67/6′da kanun koyucu tarafından öngörülen “bağdaştırma” fiiliyle kastedilen durum açıkça anlaşılmamaktadır. Anayasamızın öngördüğü sentez rasyonel olmaktan oldukça uzaktır. Hatta temsilde adalet ve yönetimde istikrar unsurlarının bağdaştırılması istemi sebebiyle soyut ve muhayyile dolu gözükmektedir. Keza maddi etken olarak parlamenter sistemde bu hususun doğrudan paradoks yarattığından bahsetmiştik. Böylesine önemli iki ilkenin kanun koyucu tarafından rasyonel bir zemine oturtulmaması, paradoksun neden olduğu “adalet ve istikrar” düalizmini (ikicilik) keskin hatlarla ayırmaktadır. Sonuç itibariyle seçim kanunlarını ilgilendiren meselelerde adalet ve istikrar gibi insan doğasının iki temel ilkesinin rasyonel bir biçimde düzenlenmemesi sebebiyle oluşan paradoks, siyaset felsefesi de dahil olmak üzere anayasa hukukunu ilgilendiren pratik-teorik sorunsallar üzerinde ve ülke gündemimizdeki “seçim barajı” hususunda ciddi tartışmalara neden olmaktadır.
–
Kaynakça
- Ustabulut, Batuhan, “Temsilde Adalet ve Yönetimde İstikrar İlkeleri Çerçevesinde Ülke Seçim Barajı Uygulaması”, İnsan ve İnsan Dergisi, 5/18(2018): 341-358
- Barın, Taylan, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde Temsilde Adalet İlkesi ve ‘Seçim İttifakı’ Düzenlemesinin Değerlendirilmesi”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, 1(2019): 1-34
- Tuncer, Erol, “Türkiye’de Seçim Uygulamaları/ Sorunları Işığında Temsilde Adalet-Yönetimde İstikrar İlkelerinin İşleveselliği”, Anayasa Yargısı Dergisi, 23(2006)
- Gözler, Kemal, “Türk Anayasa Hukuku Dersleri”, Bursa, Ekin Yayınları, Haziran 2019
[zombify_post]
0 Yorum