Kiros Silindiri’nden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne: İnsan Haklarının Tarihsel Yolculuğu

İnsan haklarını inkar etmek, insanlığa meydan okumaktır. -Nelson Mandela10 min


111

Topluluklar halinde yaşamaya başladıkları ilk zamanlardan beri insanlar, hakları üzerine gerek kitlesel gerekse bireysel mücadeleler vermiştir. Bu noktada iki kavram üzerine açılım yapmamız gerekir: Hak ve İnsan Hakları.

Hak, kısa bir tanımla hukuk düzeninin kişilere tanıdığı ve koruduğu yetkilere denir. Yani, hak sahibi kişi, kendi hakkıyla ilgili olarak belli davranışlarda bulunulmasını ya da belli davranışlardan kaçınılmasını talep edebilir.[1]

Haklar birçok farklı önadla karşımıza çıkabilir. Yaşam hakkı, eğitim hakkı, özel hayatın gizliliği hakkı, unutulma hakkı gibi. Hukuk düzeni; özel haklar- kamu hakları, nisbi- mutlak haklar gibi çeşitli ayırımlarla bu hakları tasnif edebilir. Ancak içlerinden bir tanesi vardır ki, bazı özellikleri nedeniyle ayrı bir yere sahiptir. İnceleyeceğimiz bu hak, insan hakları başlığı altında göreceğimiz temel birtakım haklardır.

Tanım olarak insan hakları; ırk, renk, dil, din, siyasi ideoloji, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim vb. ayırımları gözetmeksizin, bütün insanların doğuştan sahip olduğu temel haklardır.

Cumhuriyet öncesi dönemde kullanılan ‘Hukuk-u Beşer’ deyiminin yerine kullanılmaya başlanan ve daha yeni bir kavram olan İnsan Hakları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu üyesi olduğu Birleşmiş Milletlerde yer almasından ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dilimize girmiştir.

Tarih Sahnesinde İnsan Haklarına Dair Kesitler

İlk çağlardan itibaren, bir arada yaşayan insan topluluklarının yaşamlarını düzenlemek ve asayişi sağlamak amacıyla çeşitli otorite figürleri tarafından kurallar konulmuştur. Bu amaçla ortaya konmuş eserlerin ve ürünlerin bazıları, uzmanlarca insan hakları kavramının ilk örneklerini temsil etmektedir. Farklı zamanlarda, farklı uygarlıklarda, farklı şekillerde oluşmuş bu ürünlerin bilinen örneklerine değineceğiz.

İnsan haklarına dair ilk belgenin ne olduğuna dair bir fikir birliği bulunmasa da, M.Ö. 580-529 yılları arasında yaşamış, Ahameniş İmparatoru Büyük Kiros’un hükümranlığında yazılan Kiros Silindiri insan haklarına dair ilk örneklerden biri olarak sayılabilir. İsmini üzerine yazıldığı silindire benzer taş bir fıçıdan alan bu eser, Kiros’un Babil’i fethetmesi üzerine yazılmıştır. Esasen Pers devlet politikasını anlatan bu eserin, insan hakları ile ilgili bir belge mi yoksa insan hakları belgesi mi olduğu bir tartışma konusu olsa da Neyire Akpınarlı’nın makalesinde belirttiği üzere;

‘’Kiros Silindiri, tarihinin M.Ö. 500’lü yıllara uzanması nedeniyle hem insan hakları hukukunun 2500 yıllık serüvenine birçok açıdan ışık tutmaktadır hem de Ahameniş İmparatorluğu dönemindeki Mezopotamya ve İran Platosu’nda o dönemin ekonomik, sosyal, kültürel ve tarihi gerçekliği çerçevesinde insan hakları bağlamında değer ve olguların neler olduğu ve bunların nasıl tanımlandığına dair veriler sunmaktadır.’’[2]

Eser günümüzde Britanya Müzesi’nde sergilenmeye devam etmektedir. 

İnsan haklarının tarihi yolculuğu içinde gelişmiş İlk Çağ uygarlıklarındaki düşünce ve yaklaşımları da incelemek gerekir. 

İlk Anadolu uygarlığı olan Hititlerde insanlar; hürler, yarı hürler ve köleler olarak ayrılsa da kölelerin kişisel hakları saklı tutulmuştur. Hür insanlar gibi köleler de istedikleri kişiyle evlenme hakkının yanında boşanmadan dolayı elde edeceği gelirin miktarına göre özgür kalma gibi haklara sahiptiler. Boşanmayla elde edilen malvarlığı, boşanma sonrası paylaşılan çocuklar ve eşyalardan ileri geliyordu.[3]

Yunan medeniyetinde ise durum biraz daha farklıdır. İnsanın, yalnızca insan olduğu için bazı haklara sahip olduğu düşüncesi kabul edilmiş bir görüş değildir. Kölelik kurumu son derece normal olarak görülmekte ve yasaların önünde herkesin eşit olduğu düşüncesine köleler dahil edilmemekteydi. Yine de bu ortam içerisinde köleliği eleştiren sofist filozoflar da yok değildir. 

Başka bir gelişmiş İlk Çağ uygarlığı olan Romalılarda ise Yunanlılardan farklı bir yaklaşım söz konusudur. Devlet teşkilatı ve hukuk düzeni konusunda oldukça gelişmiş olan bu uygarlıkta dönemin Stoacı filozofları özgürlük olgusunu özellikle vurgulamıştır. Hristiyanlığa gösterilen toplu şiddet haricinde genel anlamda farklı düşünce ve din öğretilerine saygılı bir yaklaşım izlenmiştir.[4]

Orta ve Yeni Çağ’da İnsan Haklarına Dair Yaklaşımlar ve Gelişmeler

Orta Çağ Avrupa’sında Hristiyanlığın hakimiyet kurmasıyla, düşünce özgürlüğüne, akıl ve bilimin öncülüğüne, bireysel haklara ağır baskı oluşmuştur. Siyasal otoritelerin bile kiliseye boyun eğdiği bu dönemde; insanlar din üzerinden yaşanılması zor bir baskıya maruz bırakılmıştır. Bu karanlık dönemde insan hakları ile ilgili en büyük gelişme, İngiltere Kralı Yurtsuz John ile soylular arasında imzalanan Magna Carta Libertatum’dur.[5] Belgenin içeriği ve belgeyle ilgili tartışmaları yazının ilerleyen kısımlarında detaylı olarak ele alacağız. 

Reform ve Rönesans’la beraber karanlıktan yavaş yavaş sıyrılmaya başlayan Yeni Çağ Avrupası’nda ise, hümanizm akımı kendini göstermeye başlamıştır. Tanrının ve dinin her şeyin merkezinde olduğu düşüncesinin silindiği ve merkeze insanın ve insani değerlerin konulduğu bu dönem, insan haklarının yeşerebilmesi için verimli bir toprak olmuştur.

18. Yüzyıl’a gelindiğinde yükselen Aydınlanma Çağı, bahsedilmesi gereken önemli başka bir dönemdir. Locke ve Rousseau gibi Aydınlanmacı isimler tarafından oluşturulan Doğal Haklar Kuramı; insanların devletin ortaya çıkmasından önce sahibi olduğu temel hak ve dokunulmazlıkları olduğu üzerine kuruludur. Başka bir Aydınlanmacı düşünür olan Cesare Becceria’nın ölüm cezasının kaldırılması, işkencenin yasaklanması, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ile ilgili görüşleri insan hakları açısından önemli bir yere sahiptir.[6]

İnsan Haklarına Dair Önemli Belgeler

Magna Carta Libertatum (1215)

Esasen günümüz insan hakları anlayışını birebir yansıtan bir belge olmasa da, Magna Carta’nın önemi devlet gücünü kısıtlayan ilk belge olmasından gelir. Kendisinden önceki kral II. Henry’nin güçlendirdiği merkezi yönetimi daha da güçlendirerek bir istibdat kurmaya çalışan Yurtsuz John’un bu istekleri feodal beylerin çıkarları ile çatışır. Bu durumun üzerine feodal beyler ayaklanma başlatır. Sergilediği tutumla kilisenin de nefretini kazanan Kral John, feodal beylerin 1215 mayısında Londra’ya girmesi ve Londra halkının da feodal beylere katılmasıyla pes etmiş ve 15 Haziran 1215’te Magna Carta’ya mührünü basmıştır. 

Şekil bakımından zamanın diğer fermanlarından ayırıcı hiçbir özelliği bulunmayan Magna Carta’ya taşıdığı fikirler bakımından gerçek değerini kazandıran iki büyük özelliği vardır. Bunlardan birincisi, diğer Orta Çağ fermanları gibi belirli toplum sınıflarının, kilisenin, baronların veya tüccarın değil, «krallığın bütün hür kişilerinin» hak ve hürriyetlerini tanımasıdır. Bu hak ve hürriyetler çok geniş tutulmuş ve İngiliz Orta Çağ hukukunun büyük bir bölümünü kapsamıştır, ikinci önemli özellik ise, fermanın kralın da bu hak ve hürriyetler çerçevesinde bağlı bulunduğunu teyit etmesidir. Böylece Magna Carta hukukun üstünlüğü fikrinin yerleşmesini sağlayan ilk temel taşı olarak büyük bir değer kazanmakta, İngiltere’de ve bütün dünyada hukuk devleti fikrinin tarihî önderi olmaktadır.[7]

Haklar Dilekçesi (Petition of Rights) (1628)

Haklar Dilekçesi, Kral I. Charles’ın girdiği savaşların doğurduğu ekonomik yük sonucu ortaya çıkmıştır desek yanlış olmaz. Halkın bu yükten memnuniyetsizliğini dile getirmesi ya da kralın siyasetini eleştirmesi keyfi tutuklanmalara sebep oluyordu. Bu kaotik ortamın sonucunda meclis krala isyan etmiş ve bir dilekçe sunmuştur. Bu dilekçede vergilerin azaltılması, keyfi tutuklanmalara son verilmesi, askerlerin ev sahiplerinin rızası dışında evlerde barınmasına son verilmesi gibi başlıklar mevcuttur. 

Kral, bu dilekçeyi kabul etmiş ve isteklerin yerine getirileceğine dair söz vermiştir. Ancak kısa süre sonra, kralın sözlerini tutmadığı anlaşılmış ve eski uygulamalara geri dönülmüştür.

Adil Tutuklanma Yasası (Habeas Corpus) (1679)

Latince ‘’bedenine sahipsin’’ anlamına gelen habeas corpus deyimi keyfi tutuklanmaların önüne geçilmek için oluşturulmuş bir yasadır.[8] Buna göre gözaltına alınan kişi, hâkimin incelemesi sonucu ya serbest bırakılacak ya da gözaltı tutuklamaya dönüşecektir. Suçsuz şekilde tutuklandığını düşünen kişiye yüksek mahkemeye başvurma hakkı sağlanmıştır. 

Haklar Yasası (Bill of Rights) (1689)

1689 yılında İngiltere Parlamentosu’nda kabul edilen Haklar Yasası, isminden da anlaşılacağı üzere bir yasa statüsündedir ve günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Bu belgede, suçluluğun ancak mahkeme kararıyla saptanması sonucu ceza verilebilmesi, tutuklanmanın önlenmesi için yüklü miktarlarda ödenen güvence parası uygulamasına son verilmesi, zalimce ve alışagelmedik cezaların verilmemesi, kralın barış zamanında parlamentonun izni olmadan ordu kurmasının yasaklanması gibi maddeleri içeriyordu.[9]

Haklar Dilekçesi ve Haklar Yasası belgelerinin bir diğer önemi, ABD Anayasası’nın eki olan ABD Haklar Yasası’na temel oluşturmuş olmalarıdır.

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (US Decleration of Independence) (1776)

13 koloninin İngiliz kralına karşı bağımsız olduklarını bildirdikleri bu belge, insan hakları tarihine dair en önemli belgelerden biridir. 

İngiliz krallık yönetiminin, Amerika’daki doğal zenginlikleri ve işlenmiş ürünleri ‘Anavatan’a götürmesi; Şeker Yasası, Damga Vergisi Yasası, Çay Yasası gibi ağır vergi kanunları yüzünden yaşanan rahatsızlık Koloni halkları arasında gittikçe büyür. 1773’te yaşanan ve tarihe Boston Çay Partisi olarak geçen olayla başlayan direnme süreci, George Washington’un önderliğinde 1783’e kadar sürecek bir bağımsızlık savaşında İngilizlerin yenilmesi ile son bulur. Takip eden dört yıl içinde de ilk Amerikan Anayasası olan 1787 ABD Anayasası oluşturulur. [10]

Bağımsızlık Bildirisi’nde bütün insanların eşit haklara sahip olduğu, herkesin mutluluk, hayat ve özgürlüğe erişim hakkının vazgeçilmez olduğu öne sürülse de köleliğin bildiride değinilmiş bir konu olmaması en büyük eleştiri konularından biridir. Söz konusu eleştirinin çözümü ancak iç savaş sonrasında getirilmiş, köleliğin hukuken yasak ve insan haklarına aykırı oluşu, 1861’de Anayasa’ya eklenen ek hükümle kendine hukuki açıdan bir yer bulabilmiştir.

Bağımsızlık Bildirisi’nin yayımlandığı dönemin devamında, Kurucu Meclis tarafından oluşturulan ABD Anayasası, esasen bir haklar ve özgürlükler metninden ziyade, devlet teşkilatını şekillendiren bir anayasaydı. Bu ve diğer eksikler, 1791’de eklenen ‘’İlk On Ek’’ ile giderildi.  Değişiklikler ile; din özgürlüğü, kişi özgürlüğü, konut dokunulmazlığı, toplanma özgürlüğü, kendisine suçlama yöneltilmiş kişiye tarafsız bir jüri önünde savunma olanağı tanınması, aynı suç savından birden fazla kez yargılanma yasağı gibi uygulamalar anayasada yer bulmuştur.[11]

İlk On Ek’in önemli etkilerinden biri olarak; yıllar sonra yazılacak olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hazırlanırken İlk On Ek’ten yararlanılması olarak gösterilebilir.

Yine Bağımsızlık Bildirisi’ne yapıldığı gibi İlk On Ek’e getirilen eleştiri de kölelikle ilgili herhangi bir düzenleme getirmemesidir. 

Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (Decleration of the Rights of the Man and of the Citizen) (1789)

1789 Fransız İhtilali’nin ardından, 26 Ağustos 1789’da Fransa Ulusal Meclisi‘nde ilan edilen bildiri, daha sonrasında 1791 Fransız Anayasası’nın önsözü olarak kendisine yer bulmuştur. İnsan haklarını koruma amacıyla yazılan bildiri, insan haklarıyla ilgili yazılmış en önemli belgelerden biridir. 

Bir önsöz ve 17 maddeden oluşan bildirinin önsözünde belirtilen ‘’ …buna uygun olarak da ulusal meclis en büyük varlık olan insan ve yurttaş haklarının korunmasını kabul edip açıklamıştır…’’ ifadesi ile aşağıda belirtilen maddeleri;

Madde 1- İnsanlar, haklar bakımından özgür ve eşit doğar ve yaşarlar. Sosyal farklılıklar ancak ortak faydaya dayanabilir.

Madde 2- Her bir politik birleşmenin amacı; doğal ve dokunulamaz insan haklarını korumaktır. Bunlar; özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, güvenlik hakkı ve baskıya karşı direnme hakkıdır.

Madde 7- Yasanın belirlediği haller veya yasanın öngördüğü biçimin dışında başka bir yoldan hiç kimse suçlanamaz, yakalanamaz ve tutuklanamaz. Keyfi düzenlemeler yapılmasını isteyen, keyfi emirler veren, bunları uygulayan veya uygulanmasına izin verenler cezalandırılmalıdır. Ancak yasaya uymaya davet edilen veya yasalarca yakalanan her yurttaş yasalara itaat etmelidir. Yasalara karşı gelmek onu suçlu kılar.

Madde 10- Hiç kimse, dışavurumu yasalarla oluşturulan düzene zarar vermediği sürece inançları nedeniyle sorumlu tutulamaz.

Madde 11- Düşüncelerin ve inançların serbestçe dışavurumu en değerli insan haklarından bir tanesidir. Her bir yurttaş yasaların belirlediği durumlarda bu özgürlüklerin kötüye kullanımından sorumlu olmak şartı ile bu ifadelerini özgürce konuşabilir, yazabilir ve yayınlayabilir.

Belge, dönemine ve ilerleyen dönemlere damgasını vurmuş, bugün temel haklar olarak benimsediğimiz ilkeleri yazılı hale getirmiştir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (Universal Decleration of Human Rights) (1948)

İnsanlık tarihinin kara lekesi diyebileceğimiz 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçları olmuştur. On yıldan kısa bir sürede 55 milyon insanın ölümüne neden olan, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılarak gerçek bir katliam yaratan savaşın ardından zamanın devletleri insan haklarını, gerçekleştirilen saldırılara karşı global düzeyde korunması gerektiğine dair fikir birliğinde bulunmuştur.

Bunun üzerine Birleşmiş Milletler, 26 Haziran 1945’te Türkiye’nin de kurucu üye olarak aralarında bulunduğu 51 ülke tarafından San Francisco’da kurulmuştur. Bugün toplamda 192 üyesi olan BM, kuruluşundan kısa süre sonra insan hakları ile ilgili çalışmalarına başlamıştır. BM Kuruluş Sözleşmesi’nin 1.maddesinin 3.fıkrasında “İnsan haklarının korunması ve temel özgürlüklerin insanlar arasında dil, din, ırk ve cinsiyet ayrımı olmaksızın tüm insanlık için geliştirilmesi ve güçlendirilmesi” temel hedef olarak belirtilmiştir.[12]  

İlerleyen yıllarda BM’nin İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi 10 Aralık 1948’te Paris’te düzenlenen konferansta oy çoğunluğuyla kabul edilmiştir. Sosyalist 6 ülke çekimser oy kullanırken, Suudi Arabistan ve Güney Afrika red oyu kullanmıştır. Türkiye ise beyannamenin ilanından kısa bir süre sonra, beyannameyi 1949’da kabul etmiştir. [13]

Bu tarihin anısına her yıl 10 Aralık, Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.

Bir başlangıç ve 30 maddeden oluşan bildiri; hakları Temel ve Medeni Haklara İlişkin Düzenlemeler ve Sosyal Haklara İlişkin Düzenlemeler olmak üzere 2 temel başlık altında inceler. Kölelik ve kulluğun yasaklanması, işkence ve insanlık dışı uygulamaların yasaklanması, yasanın koruyuculuğundan eşit yararlanma hakkı, aile kurma hakkı, vatandaşlık hakkı ile ilgili güvenceler Temel ve Medeni Haklara İlişkin Düzenlemeler altında bulunur. Örgütlenme ve çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakkı ise Sosyal Haklara İlişkin Düzenlemeler başlığı altında bulunmaktadır. 

Özetle, insan haklarının tarihi genellemenin aksine Magna Carta’dan çok daha öncesine, milattan önceki dönemlere dayanır. Her ne kadar, en büyük gelişmeler hep en büyük baskı, zulüm ve acılardan sonra oluşsa da temennimiz, gelecekte barışın değerinin savaşlar, yıkımlar ve kayıplar olmaksızın anlaşılmasıdır. Geleceğin çocuklarının el ele ve barış içinde, huzur dolu bir dünyada yaşaması dileğiyle. 

Dipnot:

[1] Aybay, İnsan Hakları Hukuku, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2019. S.3

2 Akpınarlı, Kiros Silindirinin İnsan Hakları Hukuk Tarihi ile Sınavı ya da İnsan Hakları Hukuk Tarihinin Kiros Silindiri ile Sınavı, s.22

[3] Acun, İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi, s.20, Pegem Akademi, 2019

[4] Acun, İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi, s.21, Pegem Akademi, 2019

[5] Acun, İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi, s.23, Pegem Akademi, 2019

[6] Aybay, İnsan Hakları Hukuku, s.26, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2019

[7] Ersan İlal, Magna Carta.

[8] Acun, İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi, s.25, Pegem Akademi, 2019

[9] Aybay, İnsan Hakları Hukuku, s. 33, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2019

[10] Aybay, İnsan Hakları Hukuku, s.35, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2019

[11] Aybay, İnsan Hakları Hukuku, s.35, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2019

[12] Alpay Hekimler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin Kabul Edilişinin 60.Yıldönümünde Taşıdığı Anlam ve Önemi, s.4, 2009.

[13] Alpay Hekimler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin Kabul Edilişinin 60.Yıldönümünde Taşıdığı Anlam ve Önemi, s.5 2009.

[zombify_post]


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

111

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.