Doğal Hak Teorisi ve Eleştirisi

İnsan haklarına, temel hak ve özgürlüklere atıf yapılırken ekseriyetle "doğal hak" kavramından bahsedilir. Peki gerçekten "doğal haklarımız" nelerdir?8 min


48

Doğal hak; özellikle Fransız İhtilali’nin motivasyon kaynağı olan, İnsan Hakları Beyannamesi’nin temelinde bahsedilen “insana, tabiata özgü haklar” olarak tanımlanabilir. Peki “insan ve tabiyat” derken kastettiğimiz nedir? “İnsan ve tabiata özgü haklar” olarak tanımladığımız doğal haklar neleri kapsar? Bu yazıda pozitif hukukun (mevcut hukuk) temel prensiplerini “doğal haklarımız nelerdir?” sorusu üzerinden kavramaya çalışacağız.

Doğal Hak Kavramının Ortaya Çıkışı

Doğal haklar, Antik Çağ Yunan düşünürlerinin “doğayı ve içindekileri gözlemleme” metoduyla giriştikleri hayatı anlamlandırma teşebbüsünün bir bakıma hukuk literatüründeki sonucudur. Doğayı ona bağlı kalmak koşuluyla gözlemleyen filozoflar, hukuk sistemlerini de doğaya ve doğanın sistematiğine dayandırmışlardır. Bu sistematiğe göre doğaya uygun olan şeyler, insana uygundur. Bu sebeple insanlararası ilişkileri ve menfaatleri düzenleyen hukuk da doğaya uygun olmalıdır. Sofistler tarafından ortaya atılan bu tanımlamaları Platon ve Aristoteles’in metinlerinde de görmek mümkündür. Her ikisi de “doğanın kendisinden kaynaklanan tabii hukukun” insan hayatını çevrelediğini kendi mantıksal gerekçelerine dayandırarak teorik açıdan meşrulaştırmışlardır. Keza Pozitivist Hukuk ve Tabii Hukuk’un Felsefesi adlı makalede de bahsettiğimiz gibi Platon, kölelik kurumunun meşru zemine dayandığını, köleliğin toplum hayatının işleyişi açısından “doğal” mahiyette olduğunu yazmıştır. Aristoteles açısından da durum farklı değildir, o da insanların bir kısmını doğuştan köle olarak tasvip eder. Günümüz hukuku açısından ise Antik Çağ için “doğal” olarak kabul edilen “kölelik” anlayışı katiyen kabul edilemez bir müessesedir.

Platon ve Aristoteles

Fakat Antik Çağ’da insanlar hukuku “doğal haklar sistematiği” olarak tanımlamıyorlardı. Bu tanım daha çok moderniteyle birlikte gelen bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira “doğal hak” teorisini ortaya atanlar da modern düşüncenin temsilcileridir. “Doğal hakları” bütün olarak kavrayabilmek için bilhassa Thomas Hobbes’un Leviathan’ını, John Locke’un Yönetim Üzerine İnceleme’sini ve J.J.Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi‘ni incelememiz gerekiyor. Keza hepsi önceden insanın “doğal durum (tabii hal)” olarak adlandırılan bir dönemde bulunduklarını belirtmişlerdir. Doğal haklardan kastımızın neler olduğunu tespit edebilmemiz için “doğal durum” varsayımını incelememiz gerekiyor.

Thomas Hobbes ve Leviathan

“Doğal durum” hipotezini ortaya atan ilk kişi Thomas Hobbes olmuştur. Hobbes, tüm insanların doğal olarak “eşit” olduğunu savunur. Bu eşitlik ilkesinde insanlar kendi özgürlüklerini korumayı, başkaları üzerinde egemenlik kurmayı arzu ederek yaşarlar. Bir bakıma insanların “sınırı olmayan doğal haklara” sahip olduğu söylenebilir. Bu durumda bir kaos, anarşi ortaya çıkmaktadır. Keza herkesin kendi özgürlüğünü sağlamak istemesi ve başkaları üzerinde egemenlik kurma arzusu  gibi sınırsız doğal haklar çatışma hali oluşturmaktadır. Bu çatışma hali doğa durumundan “insan insanın kurdudur (homo homini lupus)” anlayışının çıkmasına neden olmuştur. İnsan doğasının temelinde yatan bencillik duygusundan dolayı, herkesin herkesle savaşı diyebileceğimiz bir anarşi hali oluşması, Hobbes’in doğa durumundaki insanla ilgili “olumsuz” bir görüş izlediğinin kanıtı olmalıdır. Zira doğal açıdan sınırsız haklara sahip olan insanların hakları sınırlanmak durumundaydı. Bu sınırlama Hobbes açısından insanların tek taraflı sözleşmeyle doğal haklarını Leviathan’a (canavar) devretmeleriyle gerçekleşmiştir. Bu sözleşme, Leviathan ile insanlar arasında değil, sadece insanlar arasında gerçekleşmiştir. Leviathan bu sözleşmenin bir parçası değil, insanların kişisel özgürlüklerini koşulsuz şartsız teslim ettiği ve boyun eğdiği mutlak otoritedir. Hobbes’a göre mutlak anarşi böylece mutlak otoriteyle dizginlenecektir.

Hobbes için doğal haklar; “doğası gereği herkeste “eşit” ölçüde bulunan, kaosa ve anarşiye sebebiyet veren, mutlak otorite tarafından sınırlanması gereken haklar” olarak tanımlanabilir. Her ne kadar Hobbes için hukukun kaynağı “itaat edilmesi gereken otoriter rejim” olarak belirlense de, hukukun kaynağının insan iradesiyle oluştuğunu söylemesi ve ilk kez “sosyal sözleşme” kavramından bahsetmesi bakımından önemlidir. Ayrıca hukukun temelinin “mutlak otorite” olduğunu belirtmesi bugünkü devlet anlayışında da geçerlidir.

Thomas Hobbes’un Leviathan’ı (1651)

John Locke’da Doğa Durumu ve Doğal Haklar

John Locke da tıpkı Hobbes gibi “doğa durumu” olarak tahayyül ettiği hipotezden bahseder. Bertrand Russell’a göre Locke’un doğa durumu ile yazdıkları özgün metinler değil,  Aziz Thomas Aquinas’in skolastik Ortaçağ’daki doktrinin modern çağdaki tekrarıdır. Aquinolu Thomas olarak da bilinen Katolik düşünür tabii hukuk teorisini Ortaçağ Skolastik Dönemi’nde Antik Yunan’dan alıp Hristiyanlık düşüncesi temelinde sentezlemiştir. Russell, John Locke’un yaptığı şeyin doğal hak kavramının popüler olduğu dönemde liberalizmin ışığında “Katolik keşişin metinlerini tekrardan yorumlamak” olarak tasvir eder.

Locke’un “doğa durumu” ise Leviathan’a göre çok daha olumludur. Locke, doğa durumunda insanların Tanrı’nın yasasına uyarak aklın gölgesinde eşitlik, özgürlük ve barış içerisindeki bir “doğal hukuk” düzeninde yaşadıklarından bahseder. Bu doğa durumu “potansiyel tehdit” durumunda suçluları cezalandıracak bir mekanizmaya sahip değildi. Her ne kadar ideal bir doğa durumundan bahsetsek de Locke açısından insan yaşamını, mülkiyetini ve özgürlüğünü tehdit eden unsurlar insan tabiatında mevcuttur. Bu potansiyel anarşi tehlikesini önlemek amacıyla da bizzat insanlar, aynı Hobbes’un Leviathan’ında olduğu gibi “toplum sözleşmesi” imzalarlar.Devlet ise Hobbes’un aksine vatandaşların haklarını tamamıyla devrettikleri mutlak otorite değil, olsa olsa vatandaşların can, mülk ve hürriyetlerini koruma altına alan bir “jandarma devlet” modelidir.Bu devlet, özgürlüğün korunması adına doğal haklarla sınırlandırılmıştır.Yani devlet mutlak otorite değil, vatandaşların suçluları cezalandırmak ve kendi doğal haklarını (mülk edinme, hürriyet, yaşama hakkı vs.) korumak maksadıyla oluşturdukları bir organizasyondur.

Locke için doğal haklar özgürlük, mülk edinme, yaşama gibi devredilemez ve evrensel mahiyettedir. Doğa durumunda bu haklar herkeste mevcuttur fakat toplumsal sözleşmeyle birlikte bu doğa durumundan kaçınılmış, hakların bir kısmı devlete otoriteyi sağlaması adına devredilmiştir. Locke, sınırlanmamış bir iktidarın tehlike oluşturabileceğini ön görerek devletin sınırlandırılması gerektiğiden ve kişi haklarına dokunulmazlığından bahsetmesi bakımından, günümüz “jandarma devlet modeli” ve “liberalizm ,laissez faire (bırakınız yapsınlar)” düşüncesinin temsilcileri arasında yer almaktadır.

Jean-Jacques Rousseau’nun Doğal Hukuk Anlayışı

Rousseau’nun doğa durumu ise Locke benzeridir. Doğa durumunda insanlar barış, huzur ve kimsenin birbirine göz dikmediği bir halde bulunmaktaydılar. Fakat Locke ve Hobbes’un aksine bu doğa durumu arazinin etrafını çitle çeviren ilk insanın “burası benim” demesiyle birlikte bozulmuştur. Rousseau, kısaca özel mülkiyetin belirmesiyle birlikte mülkiyet haklarının korunması ihtiyacının oluştuğunu ve bu durumda insanların bir araya gelerek (Toplum Sözleşmesi eserinde “genel irade” olarak belirttiği iradeyle) “toplum sözleşmesi” yaptığından bahseder.

Rousseau doğal haklar bakımından özellikle politik eşitlik üzerinde durur. Onun bahsettiği “genel irade (argument on general will)” dahilinde özgürlük ve otorite, toplum sözleşmesi (social contract) anlaşmasıyla meşru bir zeminde bir araya gelmiştir. Bu bakımdan Rousseau öğretisinde insanların doğal haklarından bahsederken insan hakları ,eşitlik ,özgürlük ve demokrasi adına önemli vurgulamalar göze çarpa. Onun öğretisindeki doğal haklar politik bağlamda temsilci demokrasiyle değil,  Antik Yunan ve Antik Roma’da görülen doğrudan demokrasiyle bağdaştırılabilir. Toplum Sözleşmesi’nde bahsettiği insanların kendi iradelerini bir temsilci yoluyla egemen gücün önünde sergilemeleri, Rousseau açısından son derece anlamsızdır. Gerçek demokrasi ancak doğrudan temsilcilik yoluyla sergilenen iradeyle kendini göstermektedir.

Jean-Jacques Rousseau

Rousseau’nun siyaset felsefesine de değindikten sonra kendisinin bizzat Fransız İhtilali’ni etkilediğinden bahsedebiliriz. Kendisine Voltaire ile birlikte “Fransız Devrimi’nin öncülerindendir” desek keza yanlış olmayacaktır. İnsanın varoluşundan gelen devredilemez ve evrensel mahiyetteki doğal haklarından Fransız İnsan Hakları Beyannamesi’nde bahsedildiğinden girizgahta bahsetmiştik. Bu bakımdan Thomas Hobbes, John Locke, Jean-Jacques Rousseau gibi Aydınlanma filozofları doğal hukuk anlayışının gelişmesinde, doğal hakların devredilemezliği ve evrenselliği gibi ilkelerle pozitif hukukun temelini oluşturduğu düşüncesi günümüzde çoğunluktadır. Fakat bahsettikleri doğa durumunun soyutluğu, bilinemezliği ve meta-fizik mahiyeti bakımından çeşitli eleştirilere maruz kalmışlardır.

Bu üç isme doğrudan yapılan eleştirilerden bahsetmek yerine, doğal hukuk anlayışına yapılan eleştirilere odaklanmamız daha makul olacaktır. Zira doğal hakların varlığı da bu üç filozofun varsaydığı doğa durumunun varlığı kadar tartışmalıdır. Doğal hakların sınırlanamaması başlığı altında Jeremy Bentham’ın eleştirileri doğrultusunda bu tartışmalı durumu yakından incelemek oldukça isabetli olacaktır.

Doğal Hakların Eleştirisi Üzerine

Doğal haklar için; insanın doğuşunda mevcut olan, başkasına devredilemez ve başkası tarafından verilmemiş, “evrensel” mahiyetteki haklar olarak bahsetmiştik. Şimdi bu oldukça soyut ve pozitif anlamda “belirsiz” tanıma (belirsizdir, zira herkes kendi aklınca doğal haklarını genişletebilir) Jeremy Bentham‘ın eleştirilerini doğrultacağız.

  1. Doğal haklar hayalidir. Doğal haklar büyük ölçüde soyut ve muhayyile dolu kavramlar olduğu için bunları “pozitif hukuk” gibi somut, gerçek ve maddi bir varlığın temeline yerleştirmek noksanlık doğuracaktır.
  2. Doğal hakların doğası gereği “keyfice genişleme” riski mevcuttur. Yani kişi kendi hakkını keyfice genişletebilir, yani mevcut sınırları kaldırıp yerine daha genişini çizebilir. Bu da Hobbes’un bahsettiği “international anarchy” durumunu yaratabilir.
  3. Doğal hakların objektif denetimi onların doğaya uyup uymadığı kriteridir. Bu da doğayı istediğimiz gibi gözlemleme faktörümüzden dolayı objektif nitelik taşımamaktadır. Bentham’a göre kriter, bir davranışın veya olayın “haz ya da acı vermesi” ile ilgili olmalıdır. Bentham’dan çıkardığımız sonuca göre bu denetim pragmatist (faydacı) temellidir. Yani gerçek haklar kişiye haz verdiği oranda pozitif hukukun geçerliliğinde bulunur. Bir diğer anlamda doğal hukuk olarak sıfatlandırdığımız anlayış haz ya da acı vermesi bakımından “gerçek hak, pozitif hak” olacaktır.

Sonuç olarak ; Hobbes, Locke ve Rousseau insan iradesiyle ortaya çıkan hukuki kuram bağlamında “doğal hakların sınırlanması (devredilmesi) sonucu ortaya çıkan devlet” kavramından bahsetmişler, bu ölçüde pozitif hukuku doğal haklar dahilinde esas almışlardır. Bunun sonucu olarak da temel hak ve özgürlükler bağlamında “devredilemezlik, evrensellik” gibi pozitif hukuk literatüründe son derece geçerli ve bağlayıcı olan prensipler ortaya çıkmıştır. Yani doğal haklar olarak nitelendirdiğimiz hakların pozitif hukuku etkilediği bir gerçektir. Fakat doğal hakların sınırlandırılamaması ve keyfice genişlemesi gibi sorunlar üzerinden Jeremy Bentham‘ın eleştirileri acımasız da olsa rasyonel mahiyettedir. Bu bakımdan incelediğimizde Jeremy Bentham‘ın eleştirileri ciddiye alınmalıdır, fakat acımasız bir tenkitle doğal hakların olmadığının ispatını gerekçelendiremeyiz. Zira insanlık; tiranlık, diktatörlük gibi baskıcı vaziyetlere karşı giriştiği coşkulu mücadelelerinde temel hak ve özgürlükleri vurgulaması bakımından “doğal hakları” esas almıştır. Bundan böyle de almaya devam edecektir, zira böyle bir haklar bütünün varlığını somutlaştıramasak bile, olmadığını da gerekçelendiremeyiz.

Kaynakça

  • https://www.lawtudent.com/makale/pozitivist-hukuk-ve-tabii-hukukun-felsefesi/
  • Çavuşoğlu, Aslı. “Doğal Haklar ve Jeremy Bentham”. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 37 (2019): 24-31.
  • Gözler, Kemal. Hukuka Giriş. 16.Baskı. Bursa:Ekin Yayınevi, Temmuz 2019, s.245-246.
  • Cevizci, Ahmet. Felsefeye Giriş. 6.Baskı. İstanbul:Say Yayınları, 2017, s. 273-277.
  • Russell, Bertrand. Batı Felsefesi Tarihi. 1.Cilt. 6.Baskı. İstanbul:Alfa Yayınevi, 2018, s.109-119, s. 234-252.

[zombify_post]


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

48

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.