Genel

Tercihlerimizin asıl sahibi biz miyiz?

Gerçekten özel ve farklı mısınız? Böyle olduğunuzu düşünüyorsanız çevrenize bir bakın ve çevrenizdeki insanlara ne kadar benzediğinizin farkına varın.5 min


51

Bir gruba dahil olma hissi neredeyse her insanda vardır. Grupların karizmaları, dikkat çekicilikleri, başarıları ve saygınlıkları bizi o gruplara bağlayan etmenlerdendir. İnsanların siyasi parti tutmaları, spor takımlarına taraftar olmaları, milliyetçilik, küçük arkadaş gruplarında yer edinme veya o grupları kurma istekleri, bize insanın grup dahilinde yaşamaya eğilimli olan sosyal bir varlık olduğunun göstergesidir. Bu sosyal varlık, kendini her zaman bir gruba dahil etmek ister ve gruplaşır. Bir gruba dahil olduktan sonra ise “Bu grubun en sadık üyesi benim” yarışı başlar. Buna “Fanatizim” de denebilir. Fanatiklik aslında o gruptaki diğer fanatiklerle rekabettir. “Bu dizinin en iyi takipçisi benim, bu takım için canımı veririm, şu din için bütün malımı feda ederim” demek, “Peki ya sen ne yapabilirsin ey diğer fanatik kardeş?” demenin üstü kapalı yoludur. Kim daha fazlasını ortaya koyarsa o daha ileridir, daha saygındır ve daha çok hürmet görür. İşte insan bu hürmetten haz alır, haz aldıkça da grubuna daha çok bağlanır.

İnsan, bir gruba dahil olup orada kabuledilmişlik ve saygınlık kazanmak ister. Ona fazlasıyla taraftar olur, hatta taraftar olduğu topluluk için biricik hayatını feda etmek bile isteyebilir. Buna zıt bir hayat yaşamayı denemek, yani herhangi bir oluşuma taraftar olmamak, toplum tarafından insana farklı gözlerle bakılmasına sebebiyet verebiliyor. Bu yüzden insan gruplaşmaktan uzaklaşamıyor ve gruplarla anılarak kendini emin bir limana çekiyor. Bir grupla anılmaktan ve onunla yücelmek istemektense, girdiği grubun onun katılmasıyla değerlenmesini ve onunla anılmasını istemek insan için daha tatmin edici olması gerekiyor aslında. Belki de bu zor diye kaçınıyoruz hep kolay olana meylediyoruz.

Peki gruplara dahilken hala özgür müyüz?

Bir gruba dahilseniz dahil olduğunuz grubun otomatikman sizin üzerinizde söz söyleme hakkı doğmuş oluyor. Örneğin bir arkadaş grubunuz var ve o arkadaş grubuna dahil olmayan biriyle diğerlerine haber vermeden mi buluştunuz? Aman Allah’ım işte şimdi yandınız! “Nasıl bize haber vermezsin, bizsiz gittin ha?” gibi imalı sorularla sizin grup üyeliğinizi sorgularlar ve eğer öyle devam edersen o gruba veda etme yolun açılmış demektir. Ya da bir siyasi parti mi tutuyorsunuz ve bir konuda o oluşumdan farklı bir düşünceye mi sahipsiniz hemen oklar üzerinize çevrilir ve “Sen yavaştan kayıyorsun galiba!” gibi imalarla sizi grubun dışına itmeye başlarlar. Bu gruptan atılmak istemiyorsanız o düşünceyi ve aynı zamanda özgürlüğünü bir kenara bırakırsınız. 

Böylelikle dahil olduğumuz gruplar bizim tercihlerimizi belirliyorlar ve kendimizi özgür sanıyorken seçimlerinizi başka insanlara göre yaptığınızı fark bile edemiyoruz. 

Şimdi bir kaç örnek üzerinde duralım;

Siyasi parti tutma eylemini, aslında ideojimizi en iyi temsil eden kitleyi desteklemek için olduğunu söyleyebilirsiniz. Evet haklısınız, bu da bir sebeptir fakat bunun tersine; siyasi partilerin başkanlarının ve üyelerinin değişmesiyle farklılaşan ideolojik temsillerine rağmen insanların değişmez taraftarlıkları devam etmektedir. Siyasi partilerin yaptıkları hatalara, işledikleri suçlara ve bizim asla yapmayacağımız davranışlar sergilemelerine rağmen onlardan vazgeçmiyor oluşumuz da ideolojik temsilden çok bizdeki yüksek aidiyet 

Spor takımı tutmak, bir bakıma izlemesi keyif veren müsabakalara tanıklık etme ve keyif alma amaçlı olabilir. Evet olabilir ama sahalarda işlenen cinayetler, kendinden geçmişçesine bağıran küfreden kaba insanlar, takımlara yazılan şarkılarda “her şeyimsin, seninle ölmeye geldik” sözleri, bir gruba dahil olup o grupla saygınlık kazanma arzusundan başka neyle açıklanabilir ki? Neden hayatının sonuna kadar bir takımı tutmak zorunda olasın? O takımı bırakınca diğer taraflardan dönek muamelesi göresin? Bunlar spor ile açıklanacak haller değiller. 

Milliyetçilik ise Fransız devrimine dayanan bir akım ve halen daha etkisi devam ediyor. Evet milliyetçilik, mutlakiyetçi ve totoliter rejimleri yıkarak insanların haklarına kavuşmalarında yardımcı olmuş olabilir fakat 21.yy’daki milliyetçilik akımlarının mantığı nedir? Hangi millette doğmak istediğini seçemeyen insanları sırf milliyeti ya da ırkı için aşağılamak, hor görmek hatta katletmek neden? Kendi milliyetini sevip yüceltme arzusu oldukça kutsal ve saygı duyulması gereken bir istek olabilir ama kendi milletini diğerlerinden üstün görmek veya diğerlerinin üzerine çıkarmaya çalışma arzusu tam da aidiyet hissinin bir tezahürüdür. 

Gel gelelim arkadaş gruplarına… Bu bana her zaman hayret vermiştir. Geçenlerde bir dostuma, ortak bir arkadaşımızın bana soğuk davrandığından bahsettim o da bana “o kendi arkadaş grubunu kurdu” dedi. Bu sözle beraber bana hep ilginç gelen bu arkadaş grupları, benim için bir adım daha dikkat çekici hale geldi. Neden sırf o gruptaki insanlarla samimi olup diğerler arkadaşlarımıza onlara nazaran daha az samimi oluyoruz? Herkesle samimi olmak belki pek mümkün olmayabilir ama neden eğlencemizi, dertlerimizi, düşüncelerimizi sırf o gruptakilerle paylaşalım ki? Her arkadaşımızın hayatımızda ayrı bir yerinin olması, hepsiyle bir şeyler paylaşma hissi, bu hisle beraber kendimizi belli insanlara kısıtlamak zorunda kaldığımız bir gruba dahil etmek istemeyişimiz, neden diğer insanlarca yabanıl karşılanmaktadır anlam vermek güç.

Velhasılı Kelam

Bir gruba ait olma hissi, kendini bir gruba kabul ettirmişliğin güveni ve o grubun karizmasıyla sana saygınlık katma isteğine dayanıyor. Bize daha karizmatik gelen başka bir grupla karşılaştığımızda eski grubumuzdaki insanlara olan tavrımızın negatif yöne etkilenmesi buna delil olabilir. Yeni grupla eski grubunuz arasında yapacağınız tercih de bu karizmaya bağlıdır. Ayrıca insanlar dahil olduğu gruptaki insanlarla anılmaktan neden rahatsız olmazlar? Düşünsenize sizden kendi isminizle değil de “işte onun arkadaşı, Ahmetler, Ayşeler” diye bahsetmeleri benliğinize olan bir saygısızlık değil midir?

Belki de en kötülerinden birisi, dahil olmaya çalıştığımız çevreler için ailemizi unutuyor veya ihmal edebiliyor oluşumuzdur. Çünkü ailemiz ait olmak istediğimiz çevrenin/grubun niteliklerine sahip olmayabiliyor. O gruplara karşı ailemizin karşılıksız sevgisini küçümsüyoruz, elimizdekinin kıymetini bilmiyoruz kaçanı kovalıyoruz.

Bu yazımın amacı gruplaşmanın ve toplum olmanın yanlışlığını anlatmak değildi. Yanlış gruplaşma ve toplumlaşmanın eleştirisini yapmak istedim. Gruplaşmayı red de etmiyorum. Zaten hiç bir gruba dahil olmadan yaşamamız mümkün değil. Hiç yoktan doğuştan dahil olduğumuz aile grubumuzun zorunlu üyesiyizdir. Grup üyelerinin tek tipleştiği, bireyselliklerini kaybettikleri ve farkında olmadan akıllarını, tercihlerini ve özgürlüklerini grup liderinin kararlarına bıraktıkları gruplaşmalardan uzak durmamız gerektiğini anlatmak istedim. Her zaman birey olarak değerli olduğumuzu bilelim ve bunu göz ardı etmeyen gruplarda bulunalım. Yoksa benim inancım birlikten kuvvet doğuyor oluşudur. Büyük işler ancak güçlü ve sağlam ekiplerle zuhur edilebilir.  

Bonus: Birliktelikten doğan gücü ve bazen bunun kontrol edilemez bir noktaya gelişini anlatan “Die Welle (The Wave)” filmini izlemenizi öneriyorum. Sevgiler 🙂 

[zombify_post]


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

51
Hakki

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.